COVID 19 ÇERNOBİL OLABİLİR Mİ?

24.5.2020 20:55:42
Zeynel Karataş

Zeynel Karataş

COVID 19 ÇERNOBİL OLABİLİR Mİ?

Coronaya bir de buradan bakalım..,

İklim değişimi, küresel boyutta canlı ve cansız her şeyi etkileyen bir faktör olmasına rağmen onlarca yıldır dünya gündeminin ilk sırasını almamıştır. Her yıl farklı ülkelerde yüzlerce bilim adamının katıldığı “Küresel Isınma” konulu buluşmalarda tehlikenin büyüklüğü bildiri veya protokol ile sonuçlanır. Protokollere tam olarak uyulmadığı, bildirilerde/raporlarda ise enerji kaynakları, coğrafi değişimler ve biyoçeşitliliğin azalması tekrar edilir. İklimde yaşanan değişimlerin Mikroorganizmalar üzerindeki etkileri neredeyse hiç gündem oluşturmamıştır. “Küresel Isınma” iklim değişimini yaşatırken canlı türleri buna uyum sağlamanın mücadelesini vermektedir. Bilim dünyası doğal veya yapay tehlike ve tehditlere karşı insanlığı hep uyarmıştır. Yeryüzünün en kalabalık canlı türü olan mikroorganizmalar doğal yollardan mutasyona uğrar. Mikroorganizmalar, küresel ısınma ve sonuçlarına bağlı olarak olağandışı mutasyon yaşayabilir. Ya da iddia edildiği gibi bu canlılar laboratuarlarda silah amaçlı geliştirilebilir. Bu çalışmaların her birinin provasına maruz kalınıyor olabiliriz. Mers, Sars, Ebola derken Corona 19 virüsü 2020 yılı itibarıyla insan yaşamını küresel çapta etkisi altına aldı. Mevsimlik, yerel ve küresel çapta yaşanan bu sorunların verileri, birçok bilimsel tespite kaynaklık edecektir. Yetkili ağızlar; sosyal ve ekonomik hayatın eskisi gibi olmayacağı iddiasını sürdürürken, Corona 19’dan sonraki zincirin halkasını düşünmek istemiyor. Covıd 19’dan sonra olası salgın hastalıkların etki ve güçleri insanı ürkütmektedir. Oysaki insanlık olası gelişmelere karşı simülasyonlar geliştirmeli, bilimsel çalışma ve hazırlıklar içinde olmalıdır.

26 Nisan 1986'da eski Sovyetler Birliğine bağlı Ukrayna'da bulunan Çernobil Nükleer Güç Santrali’de meydana gelen reaktör kazası, XX. yüzyılın ilk büyük nükleer kazasıdır. Bu olayın sonucunda büyük miktarda radyoaktif materyal Türkiye dâhil bütün Avrupa Kıtsına yayılmıştır. İlk patlama sırasında 31 kişi hayatını kaybetmiş ve radyoaktif bulut, bölgeyi kuşatmıştır. Bitki ve hayvanlar da bu süreci olumsuz yaşayarak insanların dolaylı yönden etkilenmelerine yol açmıştır. İnsanlar, başta kanser hastalığı olmak üzere Çernobil radyoaktif kaynaklı hastalıklara yakalanmış ve hayatını kaybetmiştir. Çernobil’de açığa çıkan radyasyon: Dünya Sağlık Örgütü'nün açıklamalarına göre Hiroşima ve Nagazaki'ye atılan atom bombalarının toplamından 200 kat fazlaydı. Bu saldırıdan yayılan radyasyon, patlama sonrasında da her yıl insanları öldürmeye devam etti. Günümüzde Japonya'ya yapılan atom bombası saldırıları nedeniyle ölenlerin sayısı 450 bini aştığı bilinmektedir. Bu olayların yaşandığı dönemden daha çok sonrası süreçteki tahribatı daha büyük olmaktadır. Uzmanlara göre: Covıd 19 virüsü akciğerlerde zatüreye neden olduğu gibi bağışıklık sitemini de tahrip ederek tüm vücuda zarar verebiliyor. Virüs, karşı konulamayacak kadar inflamasyona yol açıyor ve çoklu organ yetmezliği ortaya çıkıyor. Bağışıklık sistemi virüsü yenemezse, virüs vücudun her yerine yayılıyor ve vücut organlarında kalıcı hasara yol açıyor. Dünyada birçok yetkili ağız Covıd 19 virüsün ülke nüfuslarının %60-80’ine bulaşabileceğini öngörüyor. Elbette bu hastalığın ilacı ve aşışı bulunacaktır. Covıd 19’un vücut organlarında bıraktığı hasar, sonrası süreç için ölüm dâhil sağlık sorunların istatistik çalışmaları daha başlamadı.

Peki, insanlığı ne bekliyor! Açıkça görülüyor ki onlarca yıldan beridir insanlık “tek tipleşmeye” zorlanıyor. Kimliklerin özgün adları kalsa da; kültürlerin, dinlerin, dillerin, yönetimlerin birbirine benzeme süreci çoktan başladı: Dünyanın her coğrafyasında; İnsanlar yerel kıyafetlerini terk etmiş pantolon, gömlek giyiyor. Ev içi döşeme ve tasarım birbirinin aynı, farklı ibadet şekillerine rağmen ibadet esnasındaki duygu ve düşünceler aynı, mabetler toptan kapatılabiliniyor, her kes İngilizce öğrenip konuşmak istiyor. Uğrunda ölümüne mücadele edilen bütün yönetim biçimleri etkisizleştirilerek “Küresel Yapay Zekâ Toplumu” önümüzde gün gibi duruyor. Global bir dönüşüm söz konusu olduğundan bireysel veya ülke düzeyli bir direniş sonuç almayacaktır. İddia odur ki; Binlerce yıl önce yeryüzünde yaşayan insan türlerinden Homo Sapiens (Zeki İnsan), Homo Neandertaller/Erectus/Rudolfensis/Ergaster/Antecessor/Heidelbergensis (Biyolojik Yönden Güçlü İnsanlar) türlerini yok etmeyi başarmıştır. Homo Sapiens, zekâsı ile ortaya koyduğu Biyodijital İnsanı kabullenmeye hazırlanıyor. Yapay Zekâ teknolojisi ile ön çalışmaları biten bu sürecin arifesindeyiz. Dijital teknolojiyi/yapay zekâyı elinde tutan erk; dünyayı ötekileştirdikleri ile paylaşmayı düşünmüyor. Her yerde görünen acımasızlık bu stratejiyi ispatlıyor. 2000 yıl önce dünya nüfusunun 300 milyon olduğu tahmin edilmektedir. 1600’lü yıllarda dünya nüfusu 600 milyona ulaşarak ikiye katlanmıştır. Dünya Nüfusu,1804 yılında 1 milyar, 1960’ta 3 milyar, 1999’da 6 milyar, 2020 yılı itibarıyla 7,8 milyara ulaşmıştır. Her türlü konforu elinde tutanlar, 7 milyar insan ile birlikte yaşamayı sorunlu görmektedir. Bu nüfus, farklı politikalar ile azaltılmayınca doğal veya yapay salgın hastalıklar ekosistemde olması gerektiği kadar insan popülâsyonunu dengeleyebilir. Kontrollü görünen sürecin inisiyatifi, insanların elinden çıkabilir. Bir İngiliz bilimci olan Thomas Robert Malthus 1798’de ‘‘Nüfus Teorisi Üzerine Bir Deneme’’ yayınlar. Maltus; geometrik olarak artan nüfusa karşılık aritmetik artan gıda ürünlerinin yetersiz kalacağını iddia eder. Bu tespitin etkileri tarım sektöründe bilimsel/teknolojik çalışmaları artırarak beklenmedik gelişmeleri sağlar. İnsanlık benzer bir sorunla karşı karşıya kaldığı görülmektedir. Gelişmiş ülkeler, olası sürprizlere karşı insan kaynakları ve donanım bakımından, sosyo- ekonomik yönden tedbirli görünmektedir.

Peki, İslam Coğrafyası bu sürecin neresindedir… Müslüman nüfusun fazla olduğu ülkeler, ekonomik yapıları ve tıp alanın da geri kalmışlardır. Kısır dini ve politik konulardaki tartışmalar, bu toplumların en önemli meşguliyetidir. Türkiye’de sağlık alanında yapılan yatırımlar ile toplumda akademik açıdan çalışma disiplini en fazla bireylerin tıp sektöründe toplanması ülkemizi avantajlı hale getirmiştir. Ülkemizde ki ekonomik yapı ise endişe vericidir. Genel anlamda Müslüman coğrafyasına bakıldığında; Pavlus’un idame ettiği Hıristiyanlık Hz. İsa’nın dini/öğretisinden nasıl uzaklaşmışsa, Müslümanlar da Hz. Muhammet’in dini/öğretisinden uzaklaşmıştır. Milliyetçilik, mezhepçilik ve menfaatçilik Kur’an Dini ile Müslümanlar arasındaki mesafeyi açmıştır. Bazı birey ve topluluklar, zihinlerinde bir “tanrı” yaratıp kendi hizmetlerine alarak, yaptıkları her şeyi onun onayından çıkartmaktadır. Gerçek İlahı yok sayarak kolaycı bir yöntem ile suç ve günahlarını meşrulaştırmaktadır. Sayıları az olan “Din Tüccarları” sayıları çok olan müşterileri sayesinde maddiyat/makam/nüfuz/itibar kazanmıştır. Bu ortamı anlamakta zorlanan yeni nesil “deizm, ateizm” gibi akımların etkisinde kalmaktadır. Müslüman coğrafyasında hiç bir dönemde bu kadar çok hafız, âlim, vaiz ve mescit cemaati bir arada olmamıştır. Gerçek ve sahte izler birbirine karışmıştır. Biliyorum, bunu okuyan din tüccarları ve müşterileri bu ithamı üzerlerine almayacaktır. Çağın ulaştığı bilgi ve teknolojiye sağır ve kör kalan; cemaat, vakıf, dernek tabelaları altında ördükleri kıl çadırlarında bütün dünyayı biada çağırırlar. Toplum içindeki her sınıfın ve yaşın dilini anlamayan, beklentilerini görmeyen elit (?!) insanların menkıbeleri/hikâyeleri lafazanlıktan öteye geçmemektedir. Yaşanan felaketlerin sebebini ahlaktan, dinden uzaklaşma olarak görenlerin ikna edici özel yaşamları ve gerekçeleri olmalıdır. Âlimler ve mümtaz ilahiyatçıların bel’amlar ile mücadeleleri tarih boyunca olmuştur. Âlim ve aydınların Bu dönemdeki görev ve sorumlulukları profesyonellik gerektirmektedir. Liderlerin/Reis(ler)in önlerine konulan sahte tablolara kanmama gibi bir sorumlulukları vardır. Müslüman coğrafyası, sadece Covıd 19 bulaşına değil farklı gelişmelere karşı çok yönlü tedbirli ve dikkatli olmalıdır. Gelişmemiş ülke kategorisinde yer alan tüm ülkelerde tam ve sağlıklı istatistikler

tutulamamaktadır. Doğal veya suni felaket, afet ve salgınlarda yaşanan kayıplar kayıt altına alınmamaktadır. Bu ülkelerde uzman insan kaynakları, donanım ve ekonomik yetersizlikler göç, hastalık ve ölümleri artıracaktır. Müslümanlar bilgi, teknoloji, ekonomi denklemini öğrenip uygulayabilmelidir.

Bilgiye ulaşmanın basitleştiği bu çağda atölye ve laboratuarlarda bilgiyi kullanma ve dönüştüren eğitim modellerine çalışılmalıdır. Eğitim ve öğretimin okul çatısı altından taştığı sistem görmezden gelinmektedir. Geçmişin eğitim kurumlarını iyileştirerek, geleceği bugüne taşıyanlarla çağdaş kalınamaz. Münferit eğitimcilerin özgün ve özel çalışmaları yetersiz kalmaktadır. Sadece anne sütü ile beslenen eğitim yapısı büyüyecektir, ancak gelişim için farklı/yeni kaynaklara/yöntemlere ihtiyaç duyulmaktadır. Eğitim kademeleri birilerinin egolarını tatmin etme, nüfuzlarını koruma aracından kurtarılmalıdır. Lokal düzeyde eğitim kurumlarının insiyatifi artırılmalıdır. Bu kurumlar, yerel beklentiler ile birlikte geleceğin ihtiyaçlarına göre programlanmalıdır. Başlı başına önemli bir konu olan “Eğitim” burada daraltılarak anlatılamaz. Eğitimde her yöne açık bir şekilde ufka bakılabilinmelidir. Kapıları üzerlerine kapatan toplumlar, dışarıda yaşananları “gürültü” zannederler.

Kadim medeniyetlerin mirası üzerindeyiz. Yüzlerce yılda yaşanan değişim/dönüşümlerin, birkaç yılda yaşandığı bir süreci yaşıyoruz. Günün takviminde dünü yaşayanlar yarınları okuyamayacaktır. Sorun üreten liyakatsiz yönetimlerin, avamı suçlamaları mantıklı değildir. Çözüm, her zaman “yetkinin/gücün” kontrolünde olmuştur. Sorun üreten zihniyetten, gelişim ve çözüm beklenmemelidir. İnsanlar, kirlenmiş ve bulanmış ortamda sağlıklı düşünme melekelerini kaybeder. Düşünün ki; bir ülkede ekranlarda yıllarca aynı grup insan aynı konuyu benzer cümleler ile anlatıp konuşsunlar. Bunları dinleyen/izleyenler de her seferinde aynı konuyu ilk defa dinleyip/izliyorlarmış gibi heyecanlansınlar, değerlendirsin. Benzer etapları yaşlandıkça yaşayan nesiller evrensel aktüaliteden kopmaktadır. Zaman, bu müsrifliği affetmeyecektir.

Adıyaman Nemrut Dağının güneydoğu yamaçlarının alt eteklerinde Kürtçe: Kurtê Keran (Eşeklerin Çukuru) adıyla bilinen bir mevki bulunur. Burası, yakın çevrenin en elverişli doğal koşullarının bir arada olduğu, görkemli bir manzaraya sahiptir. Bu alanda bariz olarak görülen kalıntılar buranın tarihi/antik bir yerleşim alanı olduğunu gösterir. Burası Göbekli Tepe gibi keşfedilmeyi bekleyen yerlerden biridir. Geniş bir alana yayılan bu yerleşim yerinin terk edilmesinin önemli bir nedeni olmalı; savaş, doğal afet veya bir salgın hastalık… Toplulukların, durduk yerde yurtlarını terk etmedikleri bilinir. İnsanların beklemedikleri bir durum ile karşılaşmaları onları ortam değiştirmeye zorlayabilir. En ilginci ise bu kadar zengin doğal ortam neden “Eşeklerin Çukuru” olarak anılır. Bu soru ve tespitlerin cevabı alanda yapılacak bilimsel bir çalışmada gizli olsa gerek. Samanyolu Galaksisinin güneydoğu yamaçlarının alt eteklerinde(!) “Yerküre” adında bir gezegen var… Uçsuz bucaksız evrende yaşam için en elverişli en güzel gezegen burasıdır. Burası savaş, doğal afet veya bir salgın hastalıkla terk edilebilir. Sonra da burası gerekçesini kimsenin bilmeyeceği bir şekilde Kurtê Keran (Eşeklerin Çukuru) olarak isim alabilir…

Covıd 19’dan sonraki süreci tam isabet okumak lazım..

Zeynel KARATAŞ

 

 

Bu yazı toplam 4138 defa okunmuştur
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
EDİTÖRÜN SEÇTİKLERİ
NÖBETÇİ ECZANELER

Bu Gece Kahta'da

Nöbetçidir.


GAZETELER
Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Kahta Gerçek Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Güneş dünası panel tarımsal sulama